Konya Sultanlığında devlet ve toplum

Selçuklu hanedanı Anadolu’yu, Suriye ve Irak’taki İslam emirlikleri ile kültürel ve siyasal bakımlardan rekâbet edecek bir ülke haline getirmek istiyordu. Askerî ve sivil yönetim Büyük Selçuklu örneğine göre kurulmuştu. Devlet, Sultanın aile mülkü sayılıyordu.

Ülke, Sultan ailesi içinde paylaşılmıştı. Bunun yanında vesayet altında irili ufaklı devletler vardı. İslam bürokrasisi ve ulemasını temsil eden Nizam-ül mülk’ün «Siyasetname» sinde belirttiği kuvvetli hükumet ve köylüye yumuşak muamele esası benimsenmişti.

Gelişerek Osmanlı toprak sisteminin oluşumuna yol açacak olan ikta sisteminin yayılması konumuz bakımından önemlidir. Nizam-ül mülk’e kadar valiler ve ücretli askerler ücretleri ödenmedi­ği zaman halife adına belli bölgelerde vergi toplamakta idiler. 10. yüzyılda bunlar vergilerden pay alır oldular. Nizam-ül mülk bu gelişmeye, yanlış uygulamaya meşruluk kazandırarak son verdi. Toplanan vergiden pay verilerek ücretlilerin ücret talepleri de kaldırıldı.

Bu uygulama ülkenin feodalleşmesinin devamı ve ikta sisteminin yaygınlaşmasını ifade etmektedir. Daha Hz. Muhammed zamanında fethedilen yerlerdeki topraklar savaşa katılmış olanlara pay ediliyordu. Muhmmed’in ölümünden sonra Arap yayılması başladığı zaman bu şekilde verilen topraklar hızla arttı. Bu iktalar yalnız İslamlara verilirdi. Ve ikta sahiplerinden haraç değil, öşür alınırdı.

Başlangıçta ikta sahibinin imtiyazlı veya tercihli bir durumu yoktu. Mütevazi bir hayat sürüyordu ve küçük mülkiyetin takviyesine hizmet ediyordu. Abbasiler zamanında asker ücretlerinin ödenmesi ve toprağın değerlendirmesi ile meşgul olan Ordu Divanının ikta topraklan üzerinde denetimi vardı. Bu suretle Ordu Divanı, askerileşen toprak parçası üzerinde denetimi olan bir idari merci görevi yapıyordu. Bağdat hükumetinin güçlü olduğu zamanlarda bu denetim sıkılaşıyordu.

Bu yolla bir ademi merkeziyetçilik doğmadı. Köylü ile ikta sahibi arasındaki ilişkilerde bir feodalleşme süreci görülmekteydi. Selçukların İslâm devlet sistemine girişi bu tımar sisteminin gelişimine bir değişiklik getirdi. Arazinin, hükümdara yapılan hizmetler kar­şılığında ikta olarak verilmesi kural oldu. Muktaî (iktâdar) yani ikta sahibi egemen sınıfı temsil ediyordu. İkta topraklarına bağlı köylü ise baş üreticiydi. Ordu, devlet mekanizması, merkezî ve yerel yönetim, hepsi bu sisteme dayandı. İkta artık bir para meblağı ile değil, bir hizmetin görülmesiyle, özellikle hazır bulundurulan asker sayısıyla tarif ediliyordu. Sultan, şehzadeler, ordu komutanları ve ikta sahipleri arasındaki ilişkiler feodalleşti. Öyle bir hiyerarşik sistem doğdu ki, bazı eyaletlerin ve iktidarların bağımsızlaşmasına yol açtı. Kutulmuşoğulları Büyük Selçuklu Sultanına karşı bundan yararlanarak bağımsız devlet kurdular.

Sultanlar, yani merkezî otorite ile ikta sahipleri arasındaki çelişmede, Sultanlar dizginleri sıkı tuttukça ikta toprakları küçülü­yor ve iktidarların nüfuzu azalıyordu. 12. yüzyılda tımar terimi doğdu. Farsçada bağış ve lütuf ifadesi anlamına geliyor ve sözcük. Tımar sahipleri hür savaşçılardır ve tımar geliri bunların geçimine tahsis edilmiştir. Bu topraklar çok küçük olduğundan kaideten ayrıca ücret de veriliyordu. 12. yüzyıl sonlarından itibaren bu toprakların fiilen miras yoluyla mirasçılara intikal ettiğini görüyoruz. Alaattin Keykubad (1219-1236) bu durumu tanımıştı. Silah taşıyabilen oğullar tımara mirasçı olmaktaydılar. Sultanlık Avrupa ülkeleri ve doğu ülkelerindeki feodalleşme sürecinin kanunlarına tâbi idi. Anadolu’yu bu gelişmeden ayrı bir gelişme sürecine tâbi saymak için hiç bir sebep yoktur.

Feodal büyük toprak mülkiyetinin gelişimini de gözden ırak tutmamak gerekmektedir. Yüksek şeref pâyeliler, sarayın yakınları, başarılı komutan ve uç beylerine Sultan tarafından emlâk verilmekteydi. Bu ihsan, hizmet yüklemekte, tam, bir serbest tasarruf tanı­maktaydı. Özel mülkiyetçi eğilimlerin güçlenmesi, emlâk’ sayısını çoğaltmaktaydı. Taht kavgaları da bu feodal arazi kategorisini çoğaltan bir etkendir.

Bu konuyla ilgili olarak mâlikâne-divanî sisteminin de belirtilmesi gerekir. Bu sistem, mülk ve mirî arazi arasındadır. Mâlikâne-divanî sistemde gelirler mülk sahibi ve divan (devlet) arasında pay edilmektedir. Miras ve bağış haklan olan malikâne bölümü sahibi değişmemektedir. Oysa devlet toprağı üzerindeki tasarruf yetkisine sahip olanlar değişebilmekteydi. Bazen hazine, sipahi ya da vakıf yöneticisi. Malikâne – divanî sistemi, feodal büyük toprak mülkiyetinin gelişmesinin diğer bir işaretidir. Büyük arazi mülkiyetinin gelişmesi bu kurumla bitmiyor. Bu gelişmede diğer önemli bir etken de vakıflardır. Vakıfta gayrimenkul malların her türü söz konusu olabilmektedir. Vakıfın tek şartı, vâkıfın (vakfeden) mülk sahibi olması veya bağışlamayı içeren bir tasarruf hakkının olmasıdır. Bir gayrimenkulun vakfedilmesi vergiden muaf olmasını sağlamakta ve kızların mirastan mahrum edilme imkânını vermektedir. Ayrıca vakıf, hayattaki değişen durumlara karşı zengin aileler için bir nevi sigorta fonksiyonu görmektedir.

Ordu

Ordu, köle muhafızlar olan Hassa, sipahiler ile ücretli yaya ve atlılardan oluşuyordu. Selçuklularda sipahilerin önemi ikinci derecede olup, Sultan daha çok hassa ve ücretli askere güveniyordu. Köleler ordunun çekirdeğini meydana getirmekteydi.

Tarım

Tarım teknolojisi hafif veya ağır sabana dayanmakta, öküz ve emek gücü kullanılmaktaydı. Ortalama arazi büyüklüğü 6 – 7 ha. kadardı. Türkçe çift adını alan bu tarım, birimi, Bizansların «zeugarion» ve İranlıların «guft-i gâv» ına benzemektedir. İslam köylüler sipahi veya mülk sahibine veya doğrudan doğruya devlete belli bir vergi (tapu) ödüyor ve araziyi işleyeceğini taahüt ediyordu.

Üründen de 1/5 – 1/3 miktarını beyine vermek zorundaydı. Ayrıca çift akçesi, kopcur ve savaş zamanı avariz gibi aynî vergiler vardı. Sistemi özetlersek, Türk köylülerinden, hayatları boyunca kiralanmış arazinin kullanılması bedeli isteniyordu. Novicev’e göre sistem ürün rantı ve kiralamaya dayanıyor. Bu noktada doğu feodalizminin önemli bir özelliği ile karşılaşıyoruz. Petrusevskiy, burda doğu tarım yapısının durgunluğunun ve geriliğinin en önemli sebeplerinden birini görüyor. Köylünün ve ailesinin iş gücünü temin için gerekli ürün ve feodal beye verilecek artı ürünün paylaşımında köylüye düşen o kadar azdı ki, köylü üretimi ilerletme imkânlarına sahip değildi. Araziyi kiraya verenin (Paohtherr) menfaati, daha güç şartlan kabul ettirebilmek için toprağı işleyenin fakirleşmesinde idi. Bu durum, yarı göçebe ve göçebelerin tarıma geçtikleri Anadolu’da, bin yıllardır köylü sınıfı olan İran’dakinden farklı. İran’da köylüler sömürü ve baskının her çeşidini çekmişlerdi. Anadolu’daki tımar sistemi de (Pachtsystem) köylüyü fakirleştirme eğilimindeydi.

Köylünün toprağa bağı ve yerleşme serbestisi konusunda maalesef pek bilgimiz yok. Hristiyan köylünün durumu ise, sınıfları­nın müslüman üyelerinden daha kötüye gitmiştir. Bunlar devlete klâsik haraca benziyen yüksek bir toprak rantı ile ürüne göre tesbit edilmeyen baş parası ödemekteydiler. Vergi yükümü 9 yaşında başlamaktaydı. Cizye vergisi İslam dininin kabulünde nadir görülmeyen etkenlerdendi.

Merkezi iktidar 12. yüzyılın sonuna kadar, sosyal çatışmayı yumuşatacak ve köylünün sömürülmesinin Bizans devrindeki dereceyi bulmasını önleyecek bir çaba göstermedi.

Fars kültürünün egemenliği bu devrin diğer bir özelliğiydi. Şehirlerde ve feodal beylerin muhafazakar çevrelerinde Sünnîlik, köylük yerlerde ise Şiîlik yayılmaktaydı. Özellikle göçebeler arasında Şiîliğin en aşırı şekilleri gelişti. Böylece sosyal ve kültürel ikileş­me yanında dinî bir ikileşme (düaliznı) de doğdu. Bu ikileşmenin dinamiği, Moğolların baskısıyla Anadolu’ya gelen Türkmenler ve İran’dan gelen Sofi akımıyla hızlandı.

Doğu Perinçek

Doğu Perinçek

İlginizi Çekebilir...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir