Osmanlı Devletinin Feodalleştirilmesi Mücadelesi

I.Murad ve I.Beyazıd devirleri Osmanlı devletinin feodalleşme sürecinin hızlandığı devirlerdir. Bu safhada askerî örgütlenme ile feodalizm arasındaki çelişme, devletin bütün kurumlarında, hatta padişahların kişiliklerinde dahi görülmektedir.

Amansız bir savaşçı olan I. Murad bu niteliği yanında kendine tâbi olan Hristiyan beylere iyi muamele ilkesini de benimsemişti. I. Murad gazi olarak fetihlere devam etmiş, ancak fethedilen yerleri, Selçuk örneğine ve ulema anlayışına göre düzenlemiştir.

Bu devrede Kadıaskerlik, Beylerbeyliği ve Sancaklar ihdas edilmiş ve devletin örgütlenmesi geliştirilmiştir. Ancak Osmanlılar henüz tam anlamıyla yerleşik değillerdi. İspanyol seyyahı Pero Tafuı II. Murad zamanında bile Sultanın halkı gibi yaz kış çadırda oturduğunu, şehre elçi kabulü, yıkanmak vs. için gittiğini yazıyor.

1368 senesinde Osmanlı devletinin temel kurumlarından olan tımarlar hakkında kanun çıkarılmıştır. Bu kanuna göre, savaşta yararlık gösteren asker, Sultan veya Beylerbeyi tarafından tımarla taltif edilecektir. Tımar sahibinin atla sefere katılmak ve tımarın büyüklüğüne göre, beraberinde 1 – 2 silâhlı daha getirmek yükümü vardı.

Tımarlar mahallî bir birlik meydana getirmiyorlardı. Münferit ekonomik birimlere şamildi. II. Mehmed’e kadar da güvenli bir veraset sistemi yoktu. Tımarın diğer bir özelliği de sipahinin köylü üzerinde yargı hakkı olmamasıdır. Sipahi üretimden sabit bir rant almaktadır. Dar ekonomik imkânlar sipahiyi, kendisine ganimet yollarını açan Sultana bağlamıştır. Savaşçı olmak yanında köylü­den toplanan vergilerden hazineye karşı sorumlu olan sipahi, Mutafciev’in sözüyle küçük ve ebediyen aç bir hayduttur.

Yeniçerilik

Yeniçeri sisteminin Selçuklulardaki iğdiş sisteminin geliştirilmiş şekli mi olduğu konusunda kesin bir şey söylenemez. Yeniçeri örgütü, Türkmen kabilelerinin milislerine karşı sipahiliğe nazaran daha radikal bir kurum niteliğindedir. Yeniçerilerde ne akrabalık ne de toplum bağı ‘bulunmaktadır. Bu vasıflarıyla ücretli asker olan yeniçeriler, merkezî iktidar emrinde yalnız dışa karşı değil, içteki kabile aristokrasisine, kabile savaşçılığına ve sipahilere karşı bir kuvvet teşkil etmektedir.

Yeniçerilerin Bektaşilikle ilgisi de önemli bir konudur. Yazara göre yeniçerilerin Hacı Bektaş’la bağları yoktur. Yeniçerilerin feodalleşme sürecinin motoru olan Osmanlı merkezî iktidarının ücretli askeri olduğunu biliyoruz. Oysa Babaîler ve diğer Batınî mezhepler kabile savaşçılığını ve anti – feodal reaksiyonu temsil etmektedirler. Yeniçerilerin rahip benzeri tutumları da, Sufî etkisinden değil, sert askerî disiplinden gelmektedir. Zorunlu evlenme yasağı da Ahiler ve Bektaşilerdeki gibi ideal bir karakterde değildi. Yeni­ çeriler devletin feodalleşmesi üzerinde etkili oldular, itaat ve disiplinin atlı ve ücretli ordularda az bulunduğu bir zamanda merkezî iktidarların emrinde önemli rol oynadılar.

Osmanlı devletinin feodalleşmesi sürecinde merkezî iktidar (Sultan), yalnız feodal bir hizmet aristokrasisi (sipahileri kastediyor) ve yeniçeriliği kurmak ve geliştirmekle yetinmedi; Küçük Asya’daki kabile şeflerine ve ordu komutanı olan bazı dönme Hristiyanlara da dayandı. Bunlar, alt tabakalardan bir reaksiyon doğmasına engel oldular. Ve Anadolu’daki mülk sahipleri ile birlikte feodal aristokrasiyi meydana getirdiler. Hristiyanlıktan dönme beylerden Evrenos’a 1386 da hediye edilen arazi fermanında «Allah, resulü ve onun vekili adına sana bağışladım.» denmektedir. Wittek bu devirdeki gelişmeler için «Orta sahanın ulemalaştırılması» tabirini kullanıyor. Sınırlara ise, gaziler, Türkmen beyleri, müsellem ve akıncılar egemen durumda.

I. Beyazıd (Yıldırım), yüksek İslamı geliştirdi. Memjûklerden, yani Halifeden sultan unvanını aldı. Unvanlar Osmanlı devletinin gelişiminde çok şeyi açıklamaktadır. Murad’ın tuğrasında «Han» unvan vardı. Bu unvan Türk – Oğuz geleneğini hatırlatmaktadır ve Cengiz’den beri bütün Asya göçebeleri için en yüksek iktidar ve şerefi temsil etmektedir. Feodalleşme ve bunun ideolojisi olan yüksek İslamın ağırlığının artması ile birlikte Sultan unvanı alınmıştır.

Beyazıd devrinde mümkün olduğu kadar homojen bir teba yaratılmasına çalışılmıştır. Askerî tabakaya dahil olmayanlar arasında eşit vergi ilkesine yöneliniyordu. Egemen sınıf olarak da ifade edebileceğimiz bu askerî tabaka, yalnız savaşçılardan değil, tüm şeref sahipleri, bürokrasi ve ailelerinden oluşuyordu. Feodalleş­me İslam ve Hristiyan reayayı eşitleştirici bir rol oynadı. Murad I. koyun resmini her iki din mensupları için eşit tesbit etmişti. Beyazıd da buna riayet etti. Feodal ilişkiler içinde sınıf farkları, etnik grup ve din farklarının üstüne çıkmıştı. Beyazıd’dan arazi hediyeleri uman Sırbistan’daki küçük aristokrasi, bu ülkede Türk taraftarı (türkofil) bir grup meydana getirmişlerdi. Bununla beraber Yıldırım’ın Hristiyanlara tımar verdiğine dair elimizde belge bulunmamaktadır.

Merkezî iktidarın güçlenmesine ve devletin feodalleşmesine bağlı olarak tımar sisteminin de geliştiğini görüyoruz. Bu devirde Osmanlı Devletinde 1) Hizmet aristokrasisi, 2) Mülk sahipleri, beyler, şefler, eşraf olmak üzere iki feodal sistem mevcuttu. Yıldırım Beyazıd’ın amacı, bu her iki grubu da despotluğun hizmetine sokmak ve hizmetinde tutmakdı. Bu maksatla yeniçeriler dışında kul sisteminden de yararlanıldı.

Mâlî kaynaklan ve vergileri kontrolü altında bulunduran ulema Sünnî ortodoksinin saflığını korumaya çalışıyordu. Dervişler bu gelişme içinde iktidar kaybına uğruyor ve geriliyordu. Saf Türklerde (ki bunlar göçebe ya da toprağa bağlanan eski göçebelerdi.) memnuniyetsizlik ve gelişmeye direnme söz konusuydu. Bunlar devleti eleştiriyor ve içine düşülen duruma (tabiî kendi açılarından düşme) sebep olarak sarayın İran’lı ve Karaman müşavirlerini, yani Yüksek İslam ve Selçuk geleneğinin egemenliğini gösteriyorlardı. Dervişler «Padişahlar eskiden devlet hazinesi falan bilmezlerdi.» yollu şikâyetlerde bulunmaktaydılar. Bütün bu olaylar, toplumsal gelişme ve devrimler karşısında toplum içindeki sınıfların ve ideolojilerin tutumlarını çok güzel açıklamaktadır. Osmanlı devletinin İran – Selçuk mirasına konmasının ve Ulemanın yüksek İslamı egemen kılmalarının bir sonucu da Müslümanların vergilendirimesiydi. Özellikle kolonicilerin de vergilendirilmesi haksızlık olarak karşılandı. Feodalizm öncesi, patriyarkal kahramanlık çağım ideal olarak kabul eden Türkmen kabileleri gelişmeleri iyi karşılamıyordu.

Yıldırım, kafasındaki devlet fikrini gerçekleştirmek için Anadolu beyliklerini bertaraf etmek, bu suretle arkasını sağlama almak ve etnik bir itici güç kazanmak yolunu tuttu. Bu devrede Osmanlı devletinin Avrupa eyaletlerindeki gelişmiş feodalizme karşılık, Küçük Asya’da askerî demokrasi ve ilkel klan feodalizmi (Stammesfeudalismus) vardı. Anadolu ile Rumeli arasındaki bu çelişme, Rumeli’deki gelişmiş aşağı feodalizmin (frühfeudalismus) merkeziyetçiliğinin, beyliklerdeki boy ve akrabalık hukuku ilişkilerine nakli ile çözüldü.

Feodalleşme süreci Timur’un Anadolu’yu istilası ile yeniden krize uğradı. Timur, yoketme ve teröre dayanan göçebe örgütlenmesini ve ideolojisini canlandırdı. Baıbinger’e göre Sufîliğe müntesip olan Timur’la Anadolu dervişleri arasında yakın ideolojik bağ­lar vardı. Timur’la Yıldırım, arasındaki savaş, bu sebeple göçebelikle feodalite arasındaki mücadeledir.

Yazar: Doğu Perinçek

İlginizi Çekebilir...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir