Osmanlı Devletinin Kuruluşu

Osmanlıları, Anadolu’daki diğer Türklerden ayırarak Selçuk mirası ve Bizansla olan bağlarını tamamen inkar ederek tahlil etmeye imkân yoktur.

Marksist tarih anlayışı, bir devletin gelişimini tek yönlü izahlarla açıklayamaz. Çevre ve özellikle coğrafî şartların da unutulmaması gerekir. Osmanlıların gelişimini bütün bu etkenleri hesaba katarak açıklamak gerekir.

Akdağ, Osmanlıların gelişmesini 1300 tarihlerindeki Osmanlı ekonomi krizi ile izah etmektedir. Bu fikre göre, Avrupa’daki ekonomik gelişme Doğu Akdeniz ekonomisine durgunluk getirdi. Marmara Denizinin birliğini sarstı. Osmanlılar ise bu birliğe dayanmaktaydılar. Bütün sınıflar, krizi müteakip harekete geçtiler ve Osmanlı yöneticilerine bu durumdan kurtulma imkânlarını açtı­lar.

Şüphesiz, göçebeler ve zenaatkârlar, tek devlet olan Selçukluların yıkılması ve Moğol baskısı üzerine hareket halinde idiler. Fakat bu hareket birinci derecede güçlü beyliklerin işine yaradı. Marmara Denizinin birliği hiçbir zaman Akdağ’ın anladığı şekilde varolmadı. Anadolu ve Balkanların siyasî ve sosyal gelişimi paralel gitmemiştir, tamamen ayrı basamaklar halinde cereyan etmiş­tir. Bütün bunlara ilâveten Flipovic’in yazdığı gibi bir ekonomik veya sosyal kriz sırf örgütsel metod ve araçlarla çözülüp giderilebilir mi?

Osmanlıların savaşçı yeteneklerine ve kahramanlıklarına dayanarak yapılan izahlar da yetersizdir. Bütün Türkmen boyları kahraman olduğu halde niçin Osmanlılar gelişmiş ve devlet kurmuşlardır?

Ö. L. Barkan, Osmanlı devletinin kuruluşunu kolonriasyon hareketi olarak niteliyor (daha iyi bir deyişle: fetih) ve devletin kurucu unsurunu göçebelerde görüyor ki, bu fikre katılmak gerekir.

Eski Osmanlı kronikleri, meselâ Aşıkpaşazade, Osman’dan «Gazi» diye söz etmektedirler. Ayni şekilde Osmanlı şefleri de hareketlerini cihad olarak telâkki etmektedirler. VVittek, yeni beyli­ğin tabiî kılan bağlarına değil, «Gazi birliğine» dayandığını belirtmektedir. Barkan ise VVittek’i eleştirerek, devletin kurulmasında Türkmen beylerinin payının büyük olduğunu, Osmanlı maiyetinin adlarının Türk adları olduğunu, tam bir gazi birliğinde ise İslam adlarının esas olacağını ileri sürüyor.

Diğer yandan Osmanlı yayılmasını, büyük, silâhlı göçebe dalgaları olarak da kabul edemeyiz. Başlangıç döneminde iyi örgütlenmiş küçük öncü grupları, kolonicilerin izlediğini görüyoruz. Fatihler, fethedilen topraklara sahip olmakta ve yerli kavmi kılıçtan geçirmektedir. Osmanlıları Türkmen geleneğinden ayıran nokta budur. Osmanlılar ilk zamanlar şehirleri kırdan ayırma taktiği güttüler. Osman Gazi şehrin önündeki alanları yok etmekte, ahalisini boşaltmaktadır. Orhan 1337 de Nikomedia’yı fethettiği zaman bü­tün bölgeyi boşalttırmış ve ıssızlaştırmıştır. Bursa’nın fethinde bir Rumun Orhan’a söylediği sözler şehri kırdan ayırma taktiğinin iktisadî temelini çok güzel açıklamaktadır: «Şehre egemen olmak, kıra bağlıdır. Bütün kir size tâbi idi ve bizim hakimiyetimizden çıkmıştı.» Bu sözler tabiatıyla feodal toplumlar için geçerlidir.

Osmanlıların gelişme döneminde iki düşüncenin çatıştığını görüyoruz. Biri, Hristiyanlan köle etmek, Müslüman yapmak veya kılıçtan geçirmek şeklinde özetliyebileceğimiz gazi ideolojisidir. Diğer düşünce ise, Selçuk ulema geleneğinin, yani yüksek İslamın etkisiyle ortaya çıkan ve Hristiyan halkın islamlaştırılması ve köleleştirilmesine karşı çıkan düşüncedir. Bu görüş esas itibariyle Hristiyan köylünün, köylü olarak bırakılıp feodal ilişkiler içinde yarattığı artı ürünün gaspedilmesi esasına dayanıyordu ve feodalleşmeyi temsil eden Osmanlı merkezî iktidarının görüşü olmuş­tur. Kaynağında gazi karakteri olan Bektaşiliği ve gazilerin önderi olarak gözüken Hacı Bektaş’ı Anadolu toplumunun gelişiminde bu çerçeve içinde anlayabiliriz.

Osmanlı devletinin kuruluşu döneminde Ahilerin rolü de tartışma konusudur. Giese, Ahilerin ilk Osmanlı hükümdarlarının emrine bir birlik verdiklerini ve Osman’ın bunlara dayandığını, bunlara «yoldaş» ve «yol atası» dendiğini, Ahilerle yeniçeriler arasında kıyafetten ve evlenmeme yükümünden anlaşılacağı üzere bağlar olduğunu ileri sürüyor. Wittek bu tezi reddetmektedir: Ahî hareketi şehirlerdeydi ve barışçıydı. Gazi devleti şehirlilerle daha başlangıçta temasa geçti. Tüccarlar fatihleri izliyor, insan ve mal halindeki ganimetleri satın alıyordu.

İlk Osmanlıların Ahilerin siyasî fikirlerini benimsemesi düşü­ nülemez. Yerinden yönetim (Selbstverwaltung) Ahilerin yararınaydı. Beylerin amacı ise merkezî devletin iktidarını güçlendirmekti. Bu sebeple Ahilerle Osmanlı beyleri arasında siyasî ve askerî bağların kurulması için elverişli bir zemin yoktu. Dolayısıyla Osmanlılarla Ahiler arasında işbirliğinden çok düşmanlık söz konusu olabilir. Bu nokta gerçeğin bir yüzüdür. Ahîlere başka bir cepheden baktığımızda bunlarla Osmanlı beyleri arasında bazı bağ­ lar görebiliyoruz. Ahîler iki kanaattan oluşmaktaydı : Tatbikatçılar (Praktiker) ve teorisyenler (bunlar teologlardı, yani din âlimleriydi). Osmanlılar ikinci grup Ahilerden, yani Ahî düşünürlerinden yararlanmışlardır. Bunları korumuş ve bazı tesisler vermişlerdi. Osman Gazinin Kaynatası Ahî Şeyhi Edebâli bunlardan biridir.

Ahîler Hristiyan zenaatkârlarla ittifak aramamakla beraber,’ yüksek İslamın ılımlı temsilcileri olarak gözükmüşlerdir. Bu sebeple Ahîler, Hristiyanlan Müslüman yapan ya da kılıçtan geçiren gaziler ve onların en radikalleri Bektaşi dervişlerine karşı bir ağırlık teşkil etmişlerdir. Osmanlı beylerinin Ahilerle bu noktada da ittifakları vardır.

Selçuk kültür geleneğinin sınır beyliklerinde çok zayıf temsil edilmesi sebebiyle buralara ilk’ zamanlar gaziler, dervişler ve gö­ çebe şefleri egemen olmuştur. Gaziler yukarıda belirttiğimiz gibi, fethedilen topraklarda İslama inanmayanları yok etme hakları vardı. Bu anlayışın Osman zamanında değişmeye başladığına ve yok etme, yağma yerine yeni bir vergi sisteminin geliştirilmeye başlandığına dair belirtiler var. Bu gelişime içinde Hristiyanlar Türk bölgelerinde daha iyi şartlar elde etmiş ve çeşitli şekillerde Türk Devletinin hizmetine girmişlerdir.

Osman zamanında feodal bir toprak aristokrasisi kristalleş­meye başlamıştır. Beyin akrabalarına, Türkmen beylerine ve askeri şeflere mirî arazi verilmekteydi. Ancak bu dönemde tımar sözü­ne henüz rastlanmamaktadır, bu topraklara ikta denmektedir.

Aşıkpaşazade, toprakların miras yoluyla intikal ettiğini de belirtmektedir ancak bu husus şüphelidir. Meşhur Türk destan kahramanı Battal Gazi’nin Arap amirinden bahasının tımarını talep ettiği vakit aldığı cevap bu konuyla ilgili İslam anlayışını aksettirmesi bakımından ilginçtir: «Baban yararlık gösterip bu görevi aldı, sen de göster ve öyle talep et» 1478 -1481 tarihli bir ferman, ölen sipahinin tımarının, oğlu, kardeşi veya başka yakınına ferman verilene kadar müsadere edileceğini belirtmektedir.

Tımar sistemi 1368 de I. Murad tarafından kurumlaştırıldı. Daha önce Orhan, fethedilen yerleri vilâyet ve sancaklara bölüyor, sı­nır bölgelerinde uç beylerine veriyor ve yargı görevi için mahallî kadılar tayin ediyordu. Memleketin askerileştirilmesi Selçuk örneğine göre tımar sistemiyle gerçekleştiriliyordu.

14. yüzyıl ortalarına kadar Osmanlı beyliğini «askerî demokrasi» (*) olarak niteliyebiliriz. D. Angelovv daha Orhan zamanında feodalitenin varolduğundan söz etmektedir. İncelediğimiz kitabın yazarı VVerner, Osmanlı silâhlı kuvvetlerinin örgütlenmesine bakarak bu fikre katılmamaktadır. Alaaddin Paşa, Orhan Gaziye ci- ı had ve fetih için yaya askerî kurulmasını salık vermişti. Bunlar savaş zamanı akçalı idiler. Barış zamanında ise öşür, diğer vergiler ve yükümlerden muaf bir parça toprakla geçiniyorlardı. Yaya, müsellem (yüzbaşı) ve yaya bey (binbaşı) mertebelerinin bulunduğu bu yeni askerî birlikler, Mutafcieva tarafından genel savaş yükümünün kaldırmasına ilk adım olarak nitelenmektedir. Bu suretle askerî demokrasilerdeki silâh kullanabilen herkesin savaşa gitmesi sistemi çözülmekte ve savaş zamanında ücret uygulaması başlamaktadır. Bununla beraber bu yeni sistem henüz feodal iliş­ kilere değil, özgür göçebe savaşçılığına dayanmaktadır. Diğer yandan uçlarda askerî demokrasiden feodalizmin aşağı aşamasına (Frühfeodalismus) geçiş belirtileri görülmektedir.

Yaya paşa ve müsellem, tımara (Lehen) sahip olup bu özelliğiyle ilk Türk sipahisi olarak görülebilir. Bu sistem tamamen Selçuklulardan miras olup Bizans etkisinden uzaktır. Yaya ve müsellemler yalnız Türkler arasından tayin edilmektedir. Hristiyanlar ve dönme köylülerden yaya ve müsellem yoktur. Özellikle müsellemlerde soy temizliğine dikkat edilmektedir.

Ana hatlarıyla belirtilen bu sistem tımar sisteminin çekirdeğidir.

Devşirme usulü ve yeniçeriliğin daha Orhan zamanında söz konusu olduğu görüşünü kabul etmek güçtür. Bu konu devletin feodalleşmesi mücadelesi içinde incelenecektir.

Osmanlı beyliğinin kuruluş dönemini inceledikten sonra, onu diğer Anadolu beyliklerinden üstün kılan sebeplere topluca göz atalım:

  1. Coğrafî durum
  2. Bizansla komşuluğun, Bizansın direnmesini kırmak için Osmanlıları askerî ve idarî reformlara zorlaması bakımından olumlu etkisi.
  3. Fanatik gazi ideolojisine karşı, ulema unsurların (yani yüksek İslamın) ağırlıklarını erken hissettirmeleri ve bu unsurların erken gelişmesi, Selçuk kültürünün yaratıcı bir tarzda benimsenmesi.
  4. Komşu beyliklerin «gâvurlara» karşı genişleme imkânlarının hızla tükenmesi sonucunda bu beyliklerde meşgalesiz kalan gazilerin hızla Osmanlı beyliğine akması, ve Osmanlı savaş potansiyelini olağanüstü yükseltmesi.
  5. Batı sınırına Türkmen baskılarının hızlanması, Balkanların fethinde göçebelerin askerî yayılmaya katılarak en kritik safhada itici gücü teşkil etmeleri.
  6. Dervişlerin temsil ettiği halk dini ile fetihler arasında bağ kurulması, dervişlerin ve Türkmenlerin güvendiği kimselerin fetihlere ve kolonileştirmeye katılmaları.
  7. Rum dönmelerinin ordu içinde plânlı olarak organize edilmesi, asillerin ve köylülerin menfaatlerinin yeni iktidar yapısı içinde uyandırılması.

Yazar: Doğu Perinçek

İlginizi Çekebilir...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir