Selçuklu Feodalizmi

Selçukların Bizans’ın doğu sınırını tehdit ettikleri sırada tabakalaşma süreci, sınıf egemenliği şeklinde tamamlanmıştı.

Ermeni ve Gürcü kaynakları 1020 yıllarında Azerbeycan’ın göçebeleştirildiğini, tarım topraklarının otlaklara çevrildiğini, şehirlerin yıkıldığını ve binlerce insanın öldürüldüğünü yazıyorlar.

Oğuzların şehir topluluklarına karşı gösterdikleri zulüm meşhurdur. Bu davranışın arkasında göçebelerin şehirlilere karşı duydukları kin ve aşağılama duyguları dışında askeri mülahazalai vardı; düşmanın direnişini korku salarak yok etme düşüncesi vardı. Oğuzları bu tutuma sevkeden göçebe değerleridir: Daima göçebeleştirme, hiçbir zaman yerleşmemek, yerleşik hayat tarzı köleliktir, çobanlık ise hürriyet ve egemenlik.

Feodalleşen kabile asilleri bu tutumlarında devamlı olarak ısrar etmediler. Bunlar egemenlik ilişkilerini tahkim etmeye uğraştı, islam ruhaniliğini ve yerli İran, Suriye ve Irak bürokrasisini devlet mekanizmasının kuruluşuna kattılar ve bunlarla birleşerek kendi göçebe kabileleriyle zıtlaştılar.

Malazgirt zaferi (1071) sırasında Selçuk Devleti ve topluluğunun özellikleri bunlardı. Malazgirt savaşından sonra Anadolu’nun kapıları Türklere açıldı. Alparslan’ın torunu Kutulmuş oğlu Süleyman ve kardeşleri 1073 yılında İç Anadolu’ya girdiler. Burda Bizans’ın yerleştirdiği Slav, Ulah (Eflâk’li) ve Suriye’li müttefikler buldular. Şehirleri hükümleri altına aldılar. Toprağı kendi göçebelerine verdiler. Buna rağmen köylüde bir karşı koyma görülmedi. Basileios H’nin ölümünden beri gerek devletin gerekse feodal beylerin köylüler üzerindeki baskıları ve vergi yükleri son derece artmıştı. Süleyman bu durumdan yararlanarak bütün köylü (paroik) ve köleleri imparatorluk arazisinden (miri arazi) kurtararak nakdî veya aynî olarak ödenen, yalnız bir vergi koydu. Kutulmuş Oğullarının bölgesinde iktisadî bir canlılık başladı. Doğudan gelen kervanlar pazarlara şark mallan getirdiler, kısa zamanda Bizans tarafında kalan şehirlerle de bağ kurdular. Daha Selçuklar girmeden sönmeye başlayan şehirlerden başka yerlerde’ yerleşme merkezleri doğdu. Bunlar uzak ticaret yollarının uzağında, temiz hava ve kaynak suyunun bulunduğu yüksek yerlerdeydi. Bunlar uzak ticaret bağları olmayan yerlerdi ve yakın çevrenin pazarları olarak geliştiler, Uzak ticaretin yeniden canlanmasıyla ticarî üsler bu şehirler değil, kervansaraylar oldu.

Kurulmuş Oğullan, fethedilen toprakların step haline getirilmesine izin vermedi, Arap kültürü örneğine uygun şehirler kurmak istiyorlardı. Ayrıca din bakımından serbest bırakılan ve mahallî özerklik tanınan Hristiyan halkın vergisine dayanmaları gerekiyordu. Süleyman’ın gelecekte kurulacak devlete merkez olarak Konya ve Kayseri arasındaki düzlükleri seçmiş olması tesadüf değildir. Buralar 1080 yılına kadar fethedilmiş bölgeler arasında ileri tarım kültürüne sahip ve sun’i sulama sistemi olan biricik bölgeydi. Süleyman 1077 de sultan namını kullandı. Mesud 1116 da Konya’yı başkent yaptı. Ordu komutanları ve eşraf (Würdentraeger) şehirlere yerleşti. Göçebeler, arazide yaşamaya devam ettiler. Büyük etnik karışıklıklar olmadı. Türkleştirme çekirdek bölgede yavaş ve kesintili bir şekilde oldu.

Gaziler

Werner’in tahlilinde önemli bir yeri olan gaziler, kaideten ne toprak ne de meslek sahibi idiler. Bunlar sınırlarda ve şehirlerdeki garnizonlarda bulunan ve hayatlarını savaşla kazanan gruplardı, Gaziler yer ve zamana göre maceracı, ücretli asker veya mücahitler di. Dinî – askerî bir zümre olan gaziler, şehirlerdeki zenaatkârlarta ilişki halindeydiler ve esasen bir kısım zenaatkârlar gazilerin şehirlerdeki kolunu meydana getiriyorlardı. Bunlar şehirlerdeki mücadelelere katılırlar, devamlı huzursuz ve isyancı bir unsur olarak gö zükürlerdi.

Türkmenler (Göçebeler)

Türkmenler, Anadolu’ya yerleşme ve daha sonraki gelişmelerde göçebeleştirme ve türkleştirme akımını temsil ederek Osmanlı feodalitesinin doğuşu ve gelişmesine direnen kuvvetin en önemli kesimini meydana getirmişlerdir. Anadolu’ya yerleşme zamanında Sultanla Türkmenler arasında bir çatışma vardı. Sultan şehirlerin koruyucusu idi ye Anadolu’nun yerli halkını kendine tâbi kılarak haraca.bağlamak taraftarıydı, Türkmenler,ise resmî barış anlaşmalarına karşı saygısız olup, tâbi kılmak veya haraç almak için değil yoketmek veya göçebeleşlirmek, toprak tarımı yerine hayvancılığı hakim kılmak amaçlarını güdüyorlardı.

Malazgirt zaferinden sonra Alparslan ve daha sonra Süleyman, Türkmen boylarını bölmek, birbirinden uzak bölgelere yerleştirmek, kuvvetlerini zayıflatmak ve askerî demokrasinin (*) gevşeyip çözülmesi için çalıştılar. Türkmen Beyleri uç beyleri olarak sınırlara yerleştirildi ve devlet fonksiyonlarından uzak tutuldu. Senede boy başına 24 000 koyun gibi ağır vergiler kondu. 7 – 8 kişilik bir göçebe ailesinin asgarî yaşama şartının 40 – 50 koyun olduğunu ve aynî olarak alınan vergiden aile başına 5 koyun düştüğünü düşü­ nürsek verginin ağırlığı meydana çıkar.

Emek ve ürün rantına dayanan patriyarkal feodalizm

Sultanın aldığı aynî vergi dışında göçebeler kendi beyleri tarafından da sömürülmekteydi. Her kabilede aristokrasi emek ve ürün rantına sahiplerdi. Kabile aristokrasisi her yıl belirli sayıda hayvan aldıkları gibi, göçebelerin beyler için çoban olarak çalış­ma zorunlukları da vardı (emek rantı). Kabile asilleri 100 000 baş koyun ve ata kadar varan dev sürülere sahiplerdi. Bu sınıfsal yapı, beyler ve kabile asillerini, merkezî iktidara, yani Sultana yaklaştırmıştır. Kabile asilleri ile göçebeler arasındaki çatışma şiddetlendikçe kabile içindeki muhalefeti bastırma ihtiyacı kabile asillerini Sultana yaklaştırmıştır. Danişmend emirliğinin Sultana bağlanması (1175-1178) ve uçlar üzerinde Sultanın egemenliğinin güçlenmesini bu şekilde açıklıyabiliriz. Bunun diğer bir ifadesi de yüksek İslam kültürünün (Sultan ve merkezî iktidar) göçebeliğe karşı galibiyetidir.

Doğu Perinçek

Doğu Perinçek

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir